Kanserli Hücreler Yaşlandırılarak Öldürüldü

Yazar: Mart 19th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

Kanserli hücreleri ilaçlarla öldürmek yerine, hücrelerin yaşlanarak kendiliğinden ölmelerini sağlayan bir yol bulundu.
kanserhucre1
Kanser hücreleri, normal yaşlanma süreci yerine, büyüyüp sonsuza kadar bölündükleri için yayılıyorlar.

Ancak fareler üzerinde yapılan bir çalışmada, Skp2 adlı bir genin bloke edilmesi, kanser hücrelerinin yaşlanmasını başlatarak, hücrelerin bölünmesinin durmasını ve tümörün büyümesinin engellenmesini sağladı.

Körler, Dilleriyle Görecek

Yazar: Mart 19th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

İngiliz The Times gazetesinin internet sitesinde yer alan habere göre, İngiltere Savunma Bakanlığının desteklediği proje çerçevesinde ABD’de geliştirilen ”Brainport” adlı cihaz sayesinde körler, dilleriyle görecek.
kor
Kullanıcının ağzına yerleştirilecek lolipop benzeri plastik bir yüzeyle buna bağlı güneş gözlüğü içine yerleştirilmiş video kameradan oluşan cihaz, kameranın tespit ettiği görüntüleri kullanıcının diliyle hissedebileceği ve ne anlama geldiğini anlayarak beyninde şekillendirebileceği, değişik şiddetteki birçok elektriksel titreşime çeviriyor.

Burun Estetiği Neden Önemli?

Yazar: Mart 19th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

bur
Burun yüzün 1/3 orta yerinde yer alan hem fizyolojik hem de estetik önemi olan bir organ. Güzel bir burnun yüzün en dikkat çekici unsuru olduğunu belirten Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Selçuk İnanlı, bu nedenle burundaki şekil ve fonksiyon bozukluklarının iç dünyamızı da derinden etkilediğini söylüyor.

Son yıllarda, burun içi anatomi ve fizyolojisinin daha iyi anlaşılması ile yeni ameliyat tekniklerine geçildiğini ve modern rinoplasti yöntemlerinin doğduğunu vurgulayan Prof. İnanlı, rinoplastiyi, “Burnun hem içinin hem de dışının fonksiyonel ve estetik normlara göre yeniden yapılandırılması operasyonu” olarak tanımlıyor.

“Burnun içi ayrı dışı ayrı değildir, içindeki tüm patolojiler burnun dışını da direkt etkiler. Kısacası burun bir bütündür. Her rinoplasti operasyonunda burnun önce içi sonra da dışı yeniden yapılandırılmalıdır” diye konuşan Prof. İnanlı, rinoplasti için uygun adayları şöyle özetliyor:

“Burnun şekil yapısında bozukluk olan, burnunun kendisine yakışmadığını düşünen, burun içi fonksiyonlarında yetersizlik hisseden, kısaca burnundan mutlu olmayan kişiler olarak özetlenebilir. Derin psikolojik sorunları olan hastaları hariç tutmak gereklidir.”

Rinoplasti için yaş sınırı olduğunu belirten Prof. İnanlı, “Rinoplasti ergenlik çağından sonra uygulanmalıdır. Burnun fiziksel gelişimini tamamlamasını ve hastanın belli bir ruhsal olgunluğa erişmesini beklemek doğru olur. Eğer burun içi ve dışında major bir bozukluk varsa kızlarda en erken 15-16, erkeklerde ise 17-18 yaşından itibaren yapılabilir” diyerek uygun yaş aralığını veriyor.

Yılın her mevsiminin rinoplasti ameliyatı için uygun olduğunu belirten İnanlı, ameliyat sonrası dikkat edilecek en önemli noktanın güneşten korunmak olduğunu söylüyor.

“Hangi mevsimde yapılırsa yapılsın operasyondan 4-6 hafta sonraya dek hastanın güneşlenmemesi gerekir. İyileşme döneminde güneşlenmek burunda renklenme farklılığı yapabilir. Bunun dışında bir sakınca yoktur” diyen Prof. İnanlı, ameliyatın hem genel hem de lokal anestezi ile yapılabildiğini söylüyor ancak genel anestezi altında yapılmasını daha uygun bulduğunu vurguluyor.

AMELİYATA HAZIRLIK DÖNEMİNDE NELER YAPILMALI?
Peki rinoplasti öncesinde dikkat edilmesi gereken noktalar neler? Prof. İnanlı’nın üzerinde durduğu noktalar şöyle:

“İki hafta öncesinde sigara mutlaka bırakılmalı ve operasyon sonrasında da yaklaşık 1 ay boyunca doku iyileşmesi bozulduğundan dolayı sigaradan uzak durulmalıdır. Yine operasyondan 2 hafta öncesinden aspirin ve türevleri ağrı kesiciler kullanılmamalı, eğer herhangi bir ağrı kesici kullanılıcaksa bu süreçte hekime danışılmalıdır. Nezle, grip ve diğer ateşli hastalıklar geçtikten 2 hafta sonra operasyon yapılabilir.”

FOTOĞRAFLAMA VE ANALİZ
Ameliyat öncesi dijital fotoğraflama ve analiz en önemli aşama olarak kabul ediliyor. Bu aşamanın iyi planlanması, ameliyat başarısı açısından çok önemli.

“Operasyon öncesinde her hastanın dijital fotoğraflaması yapılmalı ve bilgisayar programı üzerinde burnun ne gibi değişikliklere uğrayacağı ve nasıl olması gerektiği hastayla paylaşılmalıdır. Yüz ve burun analizleri yapıldıktan sonra hastanın beklentilerini anlamak, karşılıklı, düzgün ve sağlıklı bir iletişim kurmak, operasyonun başarısı açısından son derece önemlidir.”

AMELİYAT NA KADAR SÜRÜYOR?
Prof. İnanlı’ya göre, bu süre, burnun zorluk derecesine, revizyon olup olmamasına ve cerrahın operasyon tekniği tercihlerine göre değişebiliyor ama ameliyat ortalama 2 ile 3 saat sürüyor.

“İçten dışa, yukarıdan aşağıya bir ömür boyu çökmeden ayakta kalabilmesi için burnun tüm destek mekanizmaları ve bağlantıları tek tek yeniden oluşturulmalıdır. “Yapılandırmalı rinoplasti“ adının rinoplasti adı yerine kullanılması, yapılan işi daha iyi özetlemektedir. Bence basit, kolay, minimal olarak nitelendirilebilecek bir rinoplasti operasyonu yoktur. Her vaka kendi içinde ayrı olarak değerlendirilmelidir. Titiz, hassas, sakin ve obsesif bir çalışmanın operasyonun başarısında kilit rol oynadığını belirtebilirim.”

Ameliyat tekniği hakkında de bilgi veren Prof. İnanlı, “Burun içine tampon gaz kullanılmasının ciddi sakıncaları bulunmaktadır, bilinenin aksine tampon gaz konulmamalıdır. Burun dışının tespiti için flasterler ve termosplint plastik alçılar, burun içinin tespiti için de 1 mm kalınlığında silikon plaklar kullanılabilir. Tüm flasterler, termosplint alçılar, silikon plaklar ve dikişler 1. haftada alınır” diyor.

ÖDEM, ŞİŞLİK VE MORLUKLAR
Operasyondan hemen sonra belli bir oranda morarma ve şişmenin her hastada olduğunu hatırlatan İnanlı, bu şikayetlerin bazı hastalarda az, bazı hastalarda ise orta derecede görüldüğünü, çünkü her cildin cerrahi travmaya verdiği yanıtın farklı olabileceğini söylüyor.

Operasyon esnasında verilen çeşitli ilaçlar ile operasyon sonrası ilk 24 saatte yapılan soğuk ve buz tatbiki ile de şişlik ve morlukların azalması sağlanıyor.

Prof. Dr. Selçuk İnanlı, iyileşme süreciyle ilgili olarak da “Hasta bir hafta veya on gün içinde rahatlıkla işine başlayabilir. Burun dışında ve içinde ödemlerin tamamen inmesi ilk bir ayda yüzde 80 tamamlanır” diyor. Prof. İnanlı, burnun tamamen oturması ve son halini alması için ise 1 yılın geçmesi gerektiğini söylüyor.

Kaynak: ntvmsnbc

Gilaburuyu Dünya Tanıyacak

Yazar: Mart 19th, 2010 in Şifalı bitkiler by kartal

Erciyes Üniversitesi Seyrani Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Başkanı Doç. Dr. Osman Tiryaki, gıda standartlarının oluşturulması için Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından kurulan Kodeks Alimentarius Komisyonu’nun toplantısında gilaburu bitkisinin uluslararası anlamda marka tescilinin yapılması için başvuruda bulunduklarını söyledi.
0123
Tiryaki, şöyle devam etti:

”Gilaburu bitkisinin önce Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Ulusal Gıda Kodeksi’ne girmesini sağladık. Daha sonra uluslararası bir kuruluş olan Kodeks Alimentarius Komisyonu’na başvurduk. Yaptığımız başvuru alt komisyonlarda kabul edildi. Başvurumuzun haziran ayına kadar kabul edilmesini bekliyoruz. Komisyon gilaburu bitkisinin tescilini yaparsa bu bitkiden elde edilen gilaburu suyu ve diğer ürünler hem yurt dışında daha iyi tanınır hem de ihracat imkanı artar.”

GİLABURU ŞİFALI BİTKİ
Erciyes Üniversitesi Seyrani Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Gülşen ise gilaburu bitkisinin Anadolu’da yıllardan beri böbrek taşlarının düşürülmesinde kullanıldığını, meyve suyu gibi tüketildiğini kaydetti.

Doç. Dr. Gülşen, su kaynakları çevresinde yetişen, bazı bölgelerde süs ve çit bitkisi olarak kullanılan gilaburunun kanser tedavisinde de etkili olduğunun ortaya çıktığını, C vitamini açısından çok zengin olduğunu, portakaldan 10 kez daha fazla miktarda C vitamini bulunduğunu belirterek, şunları söyledi:

”Anadolu’da yaygın olarak kullanılan gilaburuya bazı yörelerde girebolu, geleboru veya dağdağan da denilmektedir. Antioksidan, antimikrobiyal ve antikanserojen etkisi olan gilaburuyla ilgili bilimsel çalışmalar pek fazla yapılmamıştır. Gilaburunun kaynatılmış dal ve yaprakları astım, romatizma, yüksek tansiyon, epilepsi, kabakulak, adet sancıları ve uyku bozukluklarına da iyi gelmektedir. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde gilaburunun antioksidan özellikleriyle ilgili bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Amerika’da Teksas Üniversitesinde de yapılan çalışmalarda gilaburu bitkisinin heliobacter pylori ve gastric türü kanserlerde hastalığın gelişimini durdurduğu saptanmıştır.”

Sonbaharda toplanan kırmızı renkli gilaburu salkımları, bir süre tatlı suda salamura yapılıp bekletilerek tatlanması sağlanıyor. Suyu sıkılarak meyve suyu gibi içilen gilaburu yenilerek de tüketilebiliyor. Bazı firmalar tarafından pastörize edilen gilaburu suyu marketlerde de satılıyor.

Böbrek Taşlarına Karşı ‘Taş’ Diyeti

Yazar: Mart 19th, 2010 in Diyet by kartal

Yaygın sağlık problemlerinden biri olan böbrek taşlarının 5 yıl içinde nüks etme oranı yüzde 35 gibi yüksek bir oran. Yani, her üç hastadan biri, yıllar içinde, böbrek taşlarıyla tekrar savaşmak zorunda kalabiliyor.
Diyet
Ülkemizde yüzde 15-20 gibi yüksek bir oranda görülen böbrek taşları, şiddetli ağrılarla seyrederek yaşam kalitesini düşürebilen ve böbreklerde fonksiyon kaybına yol açabilen ciddi bir hastalık. Çalışmalara göre, beslenme alışkanlıklarına dikkat eden hastaların yüzde 50’sinde böbrek taşı oluşumu önlenebiliyor. Fakat bunun için sıkı bir diyet uygulanmasına da gerek yok. Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nden Üroloji Uzmanı Dr. Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumunu önlemek için önerilen ‘Taş’ diyetini anlattı.

NASIL BESLENMELİ?
“Bilinçli beslenerek böbrek taşının yeniden oluşumunu önleyebilir veya geciktirebilirsiniz” diyen Dr. Eren, böbrek taşlarının oluşumu, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında merak edilen noktalara açıklık getirdi ve hastalıktan korunmak için önerilerini şöyle sıraladı:

Herhangi bir besin grubunda aşırıya kaçmayın: Tüm besin gruplarının katkıda bulunduğu ama herhangi birinin tüketiminde aşırıya kaçılmadığı sağduyulu bir diyet uygulayın. Çünkü her ne kadar taş oluşumunun diyetle bağlantıları büyük oranda bilimsel olarak aydınlatıldıysa da hala bilinmeyen faktörler olabilir ve sizin aşırı tükettiğiniz gıda taş oluşumunu tetikleyebilir.

Her gün en az 2 litre su için: Bol su tüketimi, idrar miktarını artırarak idrarda daha fazla fazla maddenin kristalleşmeden çözülebilmesini sağlıyor. Ayrıca idrar yolundaki kristallerin veya taşların vücuttan atılmalarına yardım ediyor. Bu nedenle her gün en az 2 litre su tüketmeye özen gösterin. Sıvı alımını 24 saatlik süreye eşit olarak dağıtın ve egzersiz gibi efor gerektiren durumlardan sonra ekstra su tüketin. Aklınızda bulunsun, idrar kokusuz ve açık sarı ise bu vücuda yeterince su alındığı anlamına geliyor. Bunun aksine idrarın kokulu ve koyu sarı olması, yeterli su tüketilmediğine işaret ediyor.

Tuz tüketimine dikkat edin: Tuz, böbrek taşının en sık görülen bileşimi olan kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına yol açıyor. Bunun sonucunda da mineraller idrarda birikerek taş oluşumuna neden oluyor. Bu yüzden tuz tüketiminden mümkün olduğunca kaçının.

Hayvansal proteini 150 gramla sınırlayın: Bu grup protein de tıpkı tuz gibi kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına neden olarak böbrek taşının oluşumuna zemin hazırlıyor. Olumsuz etkileri nedeniyle et, süt ve yumurta gibi hayvansal proteinin tüketimini günde 150 gramla sınırlayın. Eğer bir öğünde fazla protein tüketmişseniz, bir sonraki öğünde sebze ağırlıklı beslenin.

Oksalat içeren besinlerden uzak durun: Oksalat aslında hemen her besinde bulunuyor. Sağlığınız için oksalat içeren domates gibi önemli sebzeleri sofrada bulundurmanız şart. Ancak çerez (özellikle kabuklu yemişler), çay, kahve, sigara, ıspanak, kakao, çilek gibi sağlığınız için çok elzem olmayan oksalat yönünden zengin besinlerin tüketiminden kaçınabilirsiniz. Ayrıca içeriğinde oksalat bulunan buğday nedeniyle çavdar ve kepek ekmeğini de sınırlı miktarda yemeye çalışın.

Liften zengin sebze meyveye ağırlık verin: Kabızlık böbrek taşının oluşumunu tetikleyen bir etken. Çünkü bu süreçte kalsiyum ve oksalat maddeleri bağırsaklarda daha fazla emiliyor, bunun sonucunda da böbrekten atılan miktarları artıyor. Kabızlığı önlemek için bol bol liften zengin meyve ve sebze yiyin.

Salatanıza bol limon sıkın: Limon taş oluşumunu önleyen ‘sitrattan’ zengin bir besin. Uzmanlar taş oluşumunu önlemek için her gün taze sıkılmış yarım limon suyu almanızı öneriyorlar.

Greyfurdu beslenme listenizden çıkarın: Yapılan araştırmalar sonucunda greyfurdun taş oluşumuna yol açtığı ortaya konmuş.

Doktorunuz önermediği sürece kalsiyum alımını kısıtlamayın: Yapılan çalışmalar kalsiyum tüketiminin böbrek taşı oluşumunda önemli bir rol oynamadığını ortaya koydu. Üstelik kalsiyum güçlü kemiklere sahip olmamız için çok önemli bir iyon. Dolayısıyla doktorunuz önermediği sürece kalsiyum tüketimini kısıtlamanıza gerek yok. Günlük kalsiyum gereksinimi 800 mg olarak belirleyen uzmanlar, yetişkinlerin günlük 1000 mg kalsiyum almalarını öneriyorlar.

NASIL BİR YAŞAM SÜRMELİ?
Bol bol hareket edin: Böbrek taşının oluşumunu önlemek için beslenmenize dikkat etmenizin yanı sıra, hareketli bir yaşam sürmeyi de alışkanlık haline getirmeliniz. Çünkü bol hareket vücuttaki her türlü mekanizmayı dengeli hale getiriyor. Bunun aksine sedanter bir yaşam ise böbrek taşına yol açan maddeler de dahil olmak üzere vücuttaki birtakım maddelerini daha fazla salgılanmasına yol açıyor. Bunun için özel bir egzersiz yapmanıza gerek yok, isterseniz her gün yürüyüşe çıkabilir veya istediğiniz bir spor türünü uygulayabilirsiniz. Hiçbir şey yapamıyorsanız, asansör yerine merdiven tercih edin, arabanızı gitmek istediğiniz mekandan daha uzağa park edin ve masa başında çalışırken düzenli aralıklarla kalkarak hareket edin.

Stresten uzak durun: Yapılan çalışmalar stresin de böbrek taşının oluşumunda rol üstlendiğini ortaya koymuş. Her ne kadar bunu başarmak kolay olmasa da, mümkün olduğunca stresli ortamlardan uzak durun ve sakinleşmek için çeşitli yöntemlerden faydalanın.

BÖBREK TAŞLARI NASIL OLUŞUYOR?
Böbrekler, yaşamsal faaliyetlerimiz için ihtiyaç duyulan biyokimyasal işlemlerin sonunda oluşan atık maddelerin vücuttan atılmasını sağlayan bir organ. Bunun yanı sıra vücut için gerekli olan bazı maddelerin seviyesini ayarlamak gibi bir işlev de üstleniyor. Bu atık maddeler idrar yoluyla vücuttan atılıyor. İdrarda kristal ve taş oluşumunu önleyecek bazı kimyasal maddeler de bulunuyor. Fakat bazı kişilerde bu önleyici mekanizma tam olarak işlev göremiyor. Böbrek taşları da, fazla miktarda olduklarında idrarda çözülemeyen maddelerin kristalleşmesi sonucu oluşuyor. Kalsiyum oksalat ve kalsiyum fosfat, idrarda en sık taş oluşturan mineral tuzlardan.

NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?
Böbrek taşlarının oluşum nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinin etkili olduğu düşünülüyor. Bunlar; genetik etkenler, böbrek hastalıkları, böbrekte yapısal bozukluklar, bazı ilaçlar, bazı bağırsak hastalıkları, hipertiroidi gibi tiroit hastalıkları, beslenme alışkanlıkları, yetersiz sıvı alımı, stresli veya sedanter bir yaşam, sıcak iklimde yaşamak olarak sıralanabilir.

EN TİPİK BELİRTİ AĞRI
Böbrek taşları değişik şekil, renk ve boyutta oluyor. Örneğin deniz kumu zerresi kadar küçük olabildiği gibi 7 santime, hatta çok daha büyük bir boyuta bile ulaşabiliyor. Böbrek taşlarının bulunduğu konum ve boyutu da belirtilerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Böbrek taşlarının en tipik belirtisi ise ağrı. Bu ağrı taşın yerine göre bel bölgesinde olabildiği gibi böbrek ile idrar torbası arasında bulunan böbrek yolundaki konumuna göre karın ve kasık bölgesine de yayılabiliyor. Bazen erkeklerde yumurtalıklara, kadınlarda ise vajinal dudaklara kadar ilerleyebiliyor. Ağrı ile birlikte bazen bulantı, kusma hatta ateş bile görülebiliyor. Ağrının şiddeti ise hastadan hastaya değişebiliyor. Bazılarında çok hafif seyrederken, bazılarında ise hastayı kıvrandıracak ve acil müdahale gerektirecek kadar şiddetli olabiliyor.

Böbrek taşları bazen böbrek fonksiyonunu bozuncaya veya kalıcı hasarlar oluşturuncaya dek belirtisiz büyüyebiliyor. Bu nedenle, özellikle ailesinde böbrek taşı hikayesi olan kişilerin yılda bir kez ürolojik muayeneden geçmeleri öneriliyor.

TANIDA KULLANILAN YÖNTEMLER
Böbrek taşının tanısı için; ‘üriner sistem grafisi’ adı verilen röntgen, ultrason ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinden faydalanılıyor. En basit yöntem olan üriner sistem grafisinde bazı taşlar görülmeyebiliyor. Ultrasonda ise taşlar böbrek yolundaki bazı yerlerde gözden kaçabiliyor. En etkili yöntem olan tomografide ise tüm vücut iki milimetre aralıklarla taranıyor ve kesin tanı kolaylıkla konulabiliyor.

BASİT YÖNTEMLERLE KENDİLİĞİNDEN DÜŞEBİLİYOR
Her böbrek taşının mutlaka tedavi edilmesi gerekmiyor. Bulunduğu konuma ve boyutuna bağlı olarak bazı taşların sadece izlenmesi yeterli. Böbrek taşının tedavisinde sorunun en az girişimle giderilmesi hedefleniyor. Bunun için de önce taşın kendiliğinden düşmesine yönelik tedavi uygulanıyor. Hastaya bol bol su içmesi, hareket etmesi (merdiven inip çıkmak, basketbol oynamak, dans etmek gibi) öneriliyor. Böbrek yolundaki kanalların genişlemesi ve bu sayede taşın kolayca düşmesi için düzenli olarak taşın bulunduğu bölgeye sıcak uygulaması ( sıcak havlu konulması veya sıcak su dolu küvete ya da saunaya girilmesi gibi ) tavsiye ediliyor. Ayrıca ağrıyı önlemek için ağrı kesiciler, iltihap varsa iltihap giderici ilaçlar veriliyor. Bu tedavilerle hasta ortalama olarak 1 ay boyunca takip altına alınıyor. Böbrek taşlarının çoğu önerilen tedavilerle kendiliğinden düşüyor. Eğer düşmezse, bu kez girişimsel yöntemlere başvuruluyor.

CERRAHİ MÜDAHALEYE NE ZAMAN GEREK DUYULUYOR?
Eğer uygulanan tedaviden sonuç alınamazsa, hastanın şiddetli ağrıları varsa, taş bulunduğu yer ve boyutu nedeniyle riskli bir durum oluşturuyorsa hastaneye yatmak gerekebiliyor.

ESWL (Taş kırma yöntemi): Böbrek yolunda bulunan taşlar için halk dilinde “taş kırma” olarak bilinen ESWL yöntemine başvuruluyor. Bu yöntemde yüksek enerjili şok dalgalarıyla taşların küçük parçalara ayrılması sağlanıyor.

Kapalı ameliyat veya endoskopik yöntem: Taşların boyutu büyükse ve bulunduğu yer itibariyle taş kırma yöntemini uygulamak mümkün değilse, kapalı ameliyat veya endoskopik yöntemden faydalanılıyor. Taşlar böbrek içinde ise günümüzde en sık uygulanan endoskopik yöntemde hastanın sırt bölgesinden yaklaşık bir santimlik kesi yapılarak kameralı aletler yardımıyla böbrek içine girilip taşlar çıkarılıyor. Taş böbrek yolunda veya idrar torbasındaysa idrar yolundan kapalı yöntemle girilerek yine kameralı aletler yardımıyla taşa ulaşılıp taş içeride kırılarak dışarı alınıyor.

Kaynak: ntvmsnbc

Evcil Hayvanlar ve Allerji

Yazar: Mart 17th, 2010 in Alerji by kartal

Hayvanların allerjiye neden olan hücreleri sıklıkla tüy, saç, tükrük ve/veya idrardan kaynaklanır. Köpeklerdeki allerjik materyalin %90’ı solunamayan partiküllerde bulunurken, kedilerdeki allerjik materyalin çoğunluğu solunabilen partiküllerde bulunur.
evcil_alerji-150x150
Kedinin majör allerjeni olan Fel d 1 ve köpeğin majör allerjeni olan Can f 1 olarak bilinmektedir. Hayvan allerjenlerinin önemli özelliği havada uzun süre asılı kalabilmeleri ve yapışkan özellikleridir. Bu özellikleri sayesinde hayvan allerjenleri kolaylıkla hayvan olmayan ortamlara taşınırlar.

Kedi olmayan evlerde tespit limitinin altından 100000ng/g’a kadar yükselebilen kedi allerjen düzeyleri bildirilmiştir. Kedi olan evlerde ise bu düzey 8@300000ng/g gibi değişken bir aralığa sahiptir. Köpekler için de benzer bir tablo mevcuttur. Köpeksiz evlerde konsantrasyon 110@82500IU/g, köpek varlığında ise 1100@585000IU/g olarak bulunmuş. Kolaylıkla taşınmaları sayesinde evcil hayvan olmayan evlerdeki allerjik bireyleri etkileyebilirler. Bu nedenle alerjisi olan bir kişinin evinde hayvan bulunmasa dahi bu nedenle hassasiyet göstermeyeceği düşünülmemelidir.

Hayvanlardaki alerjen madde miktarı bulunduğu yerin nem, ısı ve bina yapısından etkilenmediği için, çogunlukla hayvanın ev içinde yerini değiştirme ya da bahçede bırakılma gibi sonuçlar üretme çözüme yardımcı olmamaktadır.

Karpal Tünel Sendromu Tedavisi

Yazar: Mart 17th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

Karpal tünelde tedavi konservatif ve cerrahi tedavi olarak ikiye ayrılır. Konservatif tedaviler, hastayı fazla yıpratmayan, hastalığın ilerlemesini engelleyici tedavilerdir.
Karpal_tunel-150x150
Konservatif tedavi kapsamında el bileği splinti, steroid içeren ilaçlar, fizik tedavi, ağrı kesici ilaçlar, idrar söktürücüler ve B6 vitaminleri uygulanmaktadır. Şikayetleri arttıran pozisyonlardan kaçınılması en önemli tedavi basamağıdır. Tek başına hareket kısıtlaması yapılan hastaların yarısında 1 yıl sonunda iyileşme görülür. Steroid içeren tedaviler ise henüz ilerlememiş vakalarda başarılıdır.

Karpal tünel sendromunda cerrahi tedavi tek adımda yapılır. Karpal sinirin tamamen kesilmesi ile gerçekleştirilmesi.

Bir yıla yakın süredir devam eden şikayetler, kas zayıflığı ve işlevlerini kaybetmesi söz konusu olduğunda konservatif tedavi, bir yılı aşmış şikayetler elin ilk 3 parmağında süregelen uyuşukluk, kuvvet kaybı, ve el sinirlerinin uyaranlara geç karşılık vermesi olumsuz değerlendirilip cerrahi tedavi uygulanmaktadır.

Periodontal Hastalık

Yazar: Mart 17th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

Dişi çevreleyen ve destekleyen dokular, periodonsiyum adlı üniteyi oluşturmaktadır. Periodontal dokuların temel görevi, fonksiyonel gereksinimleri karşılayarak dişleri ağızda tutmaktır. Bu tabakayı oluşturan elemanlar; diş eti, dişleri çeneye bağlayan peridontal ligament, dişi kaplayan mine tabakası ve diş kökünü oluşturan kemiktir.
periodontal-150x150
Periodontal hastalıklar, sayılan dokuların yıkımı ya da hasarıyla oluşan, hastalık yapıcı mikroorganizmalar sebebiyle gelişen hastalıklardır.

Periodontal hastalıkların en yaygın çeşidi olarak bilinen gingivitis, iltihabın dişeti ile sınırlı olduğu bir hastalıktır. Gingivitis, vakaların bir bölümünde iltihap periodonsiyuma ilerlemesi ile tüm periodonsiyum ünitelerine ulaşabilir.

Periodontitis, dişi oluşturan kemik dokusu ve bağ dokusunun kaybıyla oluşan, diş üzeri ve aralarında bulunan bakteri plağının sebep olduğu iltihaplı hastalıktır. İlerlemesi diş kaybına neden olur.

Periodontitisin belirtileri, diş kemiğinin kaybı, diş eti çekilmesi ve gingivitistir. Dişler sallanabilir, kanamaya eğilim vardır.

İlgili Yazı Bulunamadı

Safra Taşları

Yazar: Mart 16th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

saf
Safra taşları tüm toplumlarda yaygın olarak bulunur ve önemli sağlık sorunlarından birini oluşturur. Sindirim sistemi ile ilgili hastalıklardan peptik ülserden sonra en fazla görülenidir. Batı toplumlarında yetişkin nüfusunun yaklaşık %10’unda safra taşı bulunur. Yurdumuzda ise sık görüldüğü gerçektir ancak, sıklığı tam olarak bilinmemektedir. Kolesterol safra taşları batı ülkelerinde daha sıktır. Amerika’da Kızılderililerde çok yüksek, bazı Afrika kabilelerinde çok düşük oranlarda görülür. Bazı ailelerde belirgin bir sıklık göstermesi, temelde genetik bir faktörün varlığını düşündürmektedir. Kadınlarda erkeklerden dört kat fazladır. Gebelikte artış gösterir. Yaşla birlikte görülme sıklığı artar.
Şeker hastalığı, karaciğer sirozu, orak hücreli anemi, aşırı şişmanlık, ilerleyen yaş, kadın cinsiyet, ince bağırsak hastalıkları, hiperlipidemi, doymamış yağ ile beslenme, ani kilo kaybı, doğum kontrol hapı kullanımı, damar yolu ile beslenme gibidurumlar safra taşı oluşumunu arttırır.

Omurilik hastalıkları, epilepsi hastaları ve immuglabin A eksikliği hastalarında mevcut safra taşlarının daha fazlalaştığı bilinmektedir.

Safra taşları yapısal özelliklerine göre kolesterol ve pigment olarak ikiye ayrılır. Saf kolesterol taşlarının tamamı kolesteroldan oluşur. 2,5 cm’den büyük ve genellikle 1 adettir. Beyazımsı sarı renkltedir. Mikst kolesterol taşlarının yapısının yarısı kolesterol yarısı bakteridir. Bunlar çok sayıda olur ve küçüktür. Soluk sarı renkte olurlar.

Pigment yapıdaki taşların kahverengi ve siyah olan iki tipi vardır. Tüm safra taşlarının yüzde onu bu gruba girer. Çok sayıda bulunurlar. İçlerinde kalsiyum bulunur.

Yumuşak Kontakt Lensler

Yazar: Mart 16th, 2010 in Sağlık Haberleri by kartal

kontakt_lens-150x150
Yumuşak kontakt lensler, hidrojel polimer malzemelerden imal edilirler. Hidrojeller, polimerin yapısında bozulmaya sebep vermeden büyük miktarlarda su emebilen, birbirini tutan yapıda, üç boyutlu polimer ağlardır. Esnek yumuşak kontakt lenslerin, sert lenslere göre önemli faydaları vardır. Sert lenslerin göze takılmasıyla ilgili sorunlar olabilmektedir. Yumuşak kontakt lensler gözün hava almasını sağlayan özel yapısı ile bu sorunlara neden olmamaktadır. Sert lenslere oranla daha kolay takılır ve daha çabuk uyum sağlar. Esnek yapıda ve gaz geçirgendirler. Gaz geçirgenliğin önemi korneaya oksijen gitmesinin gerekliliğidir.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »
Salk ve Tp