Çocuğunuz parmağını mı emiyor

Yazar: Aralık 31st, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

cocuğunuz parmağını mı emiyor

Kıskançlık yaşayan çocuklar nasıl davranışlar sergiler, ebeveynler bu durumda nasıl davranmalıdır?

Bu kıskançlığı yaşayan çocuklar ne gibi endişeler taşırlar?

Kardeş kıskançlığı her çocukta ve aynı oranlarda görülmeyebilinir. Çocuklar arasındaki yaş farkı ne kadar yakın olursa, özellikle küçük yaş döneminde daha yoğun yaşanabilir. Anne – baba tutumları, cinsiyet, yaş faktörü ve aradaki yaş farkı sıkıntıların boyutunda etmen olur. Çocuk, kendisinin daha az sevildiğini ve ilgi gördüğünü düşünür. Eğer çocuklar arasındaki yaş farkı 2.5/3 yaştan az ise bu daha yoğun yaşanan bir duygu olur. Birbirine yakın dönemlerde olan çocukların ihtiyaçları da benzerlik taşır. Aynı ilgi ve enerjiyi göstermek, anne ve baba için zorlayıcı olabilir. Gördüğü ilginin bölünmüş olması annenin ilgisini kaybediyor olduğunu düşündürtür. Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü Pedagog Güzide Soyak konuyla ilgili bilgi veriyor.

Nasıl davranışlar sergilerler?
• Anneden uzaklaşma ya da daha önceden istemediği şeyleri talep etme gelişebilir.
• İçe kapanabilir. Uyku ve yemek yeme ile ilgili sorunlar başlayabilir ya da aşırı sinirli olabilir.
• Alt ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma, ağlama görülebilir. Kendi başlarına yemek yemek istemeyebilirler. Anne – baba ile birlikte uyumak için hayali korku hikayeleri uydurabilirler.
• Anne – babaya ve çevrelerine sözlü ve fiziksel olarak sataşabilirler. Kendisinden istenileni yapmakta isteksiz olabilir.
• Anneyi kontrol etmek ve sevgisini sık sık sorgulama eğilimi gelişebilir.
• Okula gitmek ile ilgili sorun çıkartabilir.
Bütün bu faktörler anne babanın tutumu ile azalabilir ya da çoğalabilir.

Anne ve babanın yapması gerekenler nelerdir?
• Anne ve babalar ne kadar eşit davranırlarsa çatışmanın o kadar az olacağını sanırlar. 5 yaş ile 10 yaşın ihtiyaçları ve bunların çözümünde kullanılan yöntemler aynı olamaz. Çocukların yaş dönemlerine uygun iletişim kurmak gerekir. Taleplerini bununla orantılı olarak değerlendirmek gerekir.
• Tartışmaların olması olağandır. Bu tartışmaları çözümlerken kişisel sınırlarını da öğrenirler. Ebeveynler buna ne kadar müdahale ederse, baş etme becerilerinin de gelişmesini engellemiş olurlar. Fiziksel zarar vermedikleri ve birbilerinin haklarını taciz etmedikleri sürece anne-baba müdahale etmemeli, haklı ve haksız ayırımı yapmamalı.
• Kıskançlığı yoğun yaşayan çocuk ile ilgili, günlük işlerde onun da seçebileceği bir yakından yardım istenmeli. Diğer kardeşin olmadığı baş başa geçirilen saatler de planlanmalı.
• Unutulmamalı ki, kardeş bile olsalar her çocuğun kişiliği farklıdır. Farklılıklarına saygı gösterilmeli, kızmak yerine duygu ve düşüncelerini dinleyin.
• Ev içi ve kardeş ile ilgili günlük sorumluluklar verin ve bunları yerine getirdiğinde sözlü olarak övün.
• Yeni bir kardeş gelme aşamasında eşyalarını ve oyuncaklarını onun izni olmadan bebeğe vermeyin.
• 3 yaşındaki bir büyük kardeş bebeğin canlı olduğunu ve ona zarar verebileceğini bilemez, ilgisini gösterdiğimiz tepkiye öfke duyar. Zaman içerisinde bizim davranışlarımızla paralel olumlu ya da olumsuz tutumlar geliştirir.
• Anne ve babanın çocuklar ile ilgili iş paylaşımı yapmış olması gerekir. Anne, bebeği emzirirken baba da büyük çocuğun giysisini değiştirebilir.

Çocuğu istemiyor diye yeni bir çocuk projesini erteleyen ebeveynlere önerileriniz neler?
Kardeşi olmasını istemeyen bir çocuğun önce duygularını anlamak gerekir. Bu ihtiyacı bütünüyle değerlendirebilecek olgunlukta değillerdir. Anne – babanın yoğun çalışması ve çocuğa vakit ayırması, anne-çocuk ilişkisinin bağımlı olması ve rekabet duygusunun yeterince gelişmemesi ile bağlantılı olarak yeni bir kardeş fikrini ret edebilirler. Bu noktada kararı alması gereken anne ve babadır.

Alkol tüketimine dikkat

Yazar: Aralık 31st, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Alkol tüketimine dikkat

Uzmanlar, vatandaşları yılbaşı gecesi aşırı alkol tüketiminden kaçınmaları konusunda uyarıyor

Türkiye’de alkol tüketim yaşının 11′e indiğini belirten İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi D.H Araştırma Laboratuar Müdürü Doç. Dr Vehbi Altunçul, “İçki tüketimi, yılbaşı, çeşitli günler ve partilerde had safhaya ulaşmaktadır” dedi.

Dünyada yaklaşık 2 milyar kişinin alkol tükettiğini belirten uzmanlar, bunların 76 milyonu bağımlı ve tedaviye muhtaç kişiler olup, 1.8 milyonu ise tedaviye cevap veremediklerinden yaşamlarını yitirdiklerini belirtiyor. Ülkemizde ise alkol alma yaşının 11′e inmesi ve hızla yayılma riskinin yüksek oluşu hayli ürkütücü olduğunu ifade eden uzmanlar 2007 yılında alkollü içecek tüketimi yaklaşık 920 milyon litre iken, 2008 yılında ise 1 milyar 100 milyon litreye ulaştığını bildiriyor.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi D.H Araştırma Laboratuar Müdürü Doç. Dr. Vehbi Altunçul vatandaşların yılbaşında alkol tüketiminde dikkat etmesi gerektiğini ifade ederek, “2009 yılı sona eriyor ve 2010 yılını idrak edeceğiz. Perşembe akşamı ne olacak? Müneccim olmaya gerek yok. Tabi ki yine bazı insanlarımız bu çok önemli geceyi istihdap haddini aşacak şekilde alkol tüketerek geçirecektir. Cuma sabahı, yine bildik gazete ve medya haberlerine şaşırıp kalacağız. İçki şişede durduğu gibi durmayacak, sağlıklı, bilinçli bir şekilde içki masasına oturan kişi ilerleyen saatler sonrası, yılbaşında ise sabaha karşı bulanık şuur ve sarhoş şekilde yola koyulacaktır. Kurunun yanında yaş da yanar misali masum vatandaşlarımızda trafik canavarından maalesef nasibini alacaktır” dedi.

Dünyada ve ülkemizde alkol tüketiminin arttığını vurgulayan Vehbi Altunçul, “Dünya ülkeleri gidişattan dersler alıp, alkol bağımlılığına karşı gerekli önlemlerini alırken, ülkemizde alkol tüketimi hızla artmaktadır. Biliyoruz ki dünyada yaklaşık 2 milyar kişi alkol tüketmekte, bunların 76 milyonu bağımlı ve tedaviye muhtaç kişiler olup, bunların 1.8 milyonu tedaviye cevap veremediklerinden yaşamlarını yitirmektedirler. Avrupa’da durum daha vahim olup, ortalama alkol tüketimi, dünya tüketiminin tam 2 katıdır. Ayrıca ölüme neden olan risk grupları arasında ise, sigara ve yüksek tansiyondan sonra 3. sıraya yerleşmiştir” diye konuştu.

ÜLKEMİZDE ALKOL ALMA YAŞI 11′E İNDİ
Ülkemizde alkol alma yaşının 11′e inmesi ve hızla yayılma riskinin yüksek oluşu hayli korkutucu olduğunu ifade eden Altunçul, “2007 yılında alkollü içecek tüketimi yaklaşık 920 milyon litre iken, 2008 yılında ise 1 milyar 100 milyon litreye ulaşmıştır. Yani tam yüzde 20′lik bir artış söz konusudur. Gençlerimiz de maalesef büyüklerinden hiç de geri değiller. Ülkemizde 15 yaş ve üzeri kişilerde yapılan araştırmaya göre, kişi başı saf alkol tüketimi 1 litreyi hayli aşmıştır. Daha beteri, ilköğretim öğrencileri arasında yapılan araştırmada karşımıza çıkmaktadır. Bu araştırma sonuçlarına göre, en az bir kez alkol kullananların oranı yüzde 15′in üzerindedir.

ALKOL KULLANIM SIKLIĞI
Ortaöğretimde ise yaşamı boyunca en az bir kez alkol kullananların oranı ise yüzde 50 civarındadır. Son 1 ay içinde içenler de ise bu oran yüzde 16.5′dir. Üniversiteli öğrenci kardeşlerimiz bu konuda ne düşünüyorlar, daha doğrusu ne durumdalar? Tabiri caiz ise al birini vur ötekine. Onlarda ise alkol kullanım sıklığı yüzde 50 civarındadır. Bu işle her daim iştigal edenlerin oranı ise yüzde 30′ları bulmaktadır” şeklinde konuştu.

Yılbaşı ve çeşitli günler ve partilerde alkol tüketiminin bir hayli arttığını söyleyen Doç. Dr Vehbi Altunçul şöyle devam etti:

“Arkadaş baskısı, sosyal yapı, aile durumu ve psikolojik nedenlerin büyük ölçüde etkilediği içkiye meyil, yılbaşı, çeşitli günler ve partilerde tüketim had safhaya ulaşmaktadır. Sağlığımızı tehdit eden, aile düzenimizi bozan, büyük ölçüde mali yıkıma neden olan bu illet ile ilgili bu konuda vatandaşlarımızın daha dikkatli olmasını temenni ediyoruz”.

Hasta-hekim ilişkisi kötü

Yazar: Aralık 31st, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Hasta-hekim ilişkisi kötü

Prof. Dr. Cihat Dündar, hastalar ile hekimler arasındaki ilişkinin istenilen düzeyde olmadığını söyledi.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı’nca, OMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi’ndeki 9 cerrahi branşta, cerrahi işlem uygulanan 306 hastaya yönelik bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, hastaların hastalıkları hakkında yeterince bilgi sahibi olmasının tedavinin ve iyileşme sürecinin bir parçası olduğu, eğitimli hastaların hastalıkları konusunda daha bilgili ve bilinçli olduğu sonucunun ortaya çıktığı belirtildi.

OMÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde ameliyat edilen 306 hastaya, öğrenim durumu, hastalığı ve yapılan ameliyat türü ile bu hastalığı sırasındaki aydınlatma ve hastalıkları hakkında bilgi sahibi olup olmadıkları konusunda sorular yöneltilerek veriler değerlendirildi. Çalışmayla ilgili bilgi veren OMÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cihat Dündar, hastaların hastalıklarını yeterli düzeyde bilmelerinin önemli olduğunu söyledi. Hastanın yaşına, eğitim düzeyine, sağlık anlayışına uygun aydınlatma yapılması gerektiğini belirten Dündar, araştırmayla ilgili şu bilgileri verdi:

”Hastaların hastalıkları hakkında bilgilendirilmesi önem taşıyor. Yapılacak tedavi öncesi hasta gerektiği ölçüde bilgilendirilmelidir. Hastalığın tanısı ve tedavisinin nasıl yapılacağı, hangi yöntemin uygulanacağı, müdahale esnasında ve sonrasında ortaya çıkması olası komplikasyonların neler olabileceği, müdahalenin yarar ve sakıncaları konusunda hasta bilgilendirilmelidir. Hasta sağlıklı karar verebilecek ölçüde aydınlatılmalıdır.”

HASTALAR HASTALIKLARI HAKKINDA BİLGİLENDİRİLMİYOR
Hekim ile hasta arasındaki bilgisel eşitsizliğin gereken oranda giderilmesi ve hastanın düşünüp, karar verip kendisi için uygun gördüğü eylemi uygulayabilmesinin gerekli olduğunu da vurgulayan Dündar, ”Tıbbi müdahalelerde, hekimin iyileştirme ödevi ve sorumluluğu ile hastanın kendi varlığı ve sağlığı hakkında kendisinin karar verme hakkı arasında hassas bir dengenin kurulması zorunludur. Bu bağlamda özellikle hekime önemli görevler düşmektedir” dedi.

Araştırmada, hastalara sorulan sorulardan ilginç sonuçlar toplandığını da anlatan Dündar, hastaların yüzde 85′inin ameliyat sonrası kaç gün hastanede kalacaklarını bilmediğini, yüzde 83′ünün ameliyat sonrası yaşamlarında olabilecek değişiklikler konusunda ve yüzde 75,2′sinin de ameliyat türü ve bölgesi konusunda bilgisi olmadığı sonucunun ortaya çıktığını kaydetti. Hekimlerin hastalarını aydınlatma işlemini davranış modeli haline getirmeleri gerektiğini ifade eden Dündar, ”Araştırmamıza bakıldığında hasta-hekim ilişkisinin önemli yasal ve etik unsurlarından birisi olan hastalıkların hastalara anlatılması işleminin halen istenilen seviyeye ulaşmadığı görülmektedir” görüşünü bildirdi.

HEKİMLERE EĞİTİM ÇALIŞMALARI DEVAM EDECEK
Bu işleminin önümüzdeki yıllarda dünyadaki ve ülkemizdeki insan haklarının gelişimi sürecinde daha da önem kazanacağını anlatan Dündar, ”Hekimlerimizin aydınlatma işlemini davranış modeli haline getirmelerinin sağlanması için eğitim çalışmaları ve denetimin arttırılması gerekmektedir”dedi Dündar, hekim-hasta arasındaki bilgisel eşitsizliğin gereken oranda giderilmesinin tedavi için önem taşıdığını da ifade etti.

Islak saçla dolaşmayın

Yazar: Aralık 30th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Islak saçla dolaşmayın

Saçınızı kurutmadan asla sokağa çıkmayın..

Kışın saçları kurutmadan sokağa çıkmak, ıslak saçlarla rüzgara maruz kalmak; migren, soğuk algınlığı ve yüz felci gibi ciddi sorunları beraberinde getiriyor.

Gece banyodan sonra saçları kurutmadan uyumanın da ıslak saçla sokağa çıkmak kadar tehlikeli olduğunu belirten Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Abdullah Özkardeş, ıslak saçın migrenin tetikleyicisi olabildiğini söyledi. Migren ağrılarının, yaklaşık 4 kadından birinde görüldüğünü vurgulayan Özkardeş, ıslak saçın nelere mal olabileceğini anlattı.

“Migren, ataklar halinde ortaya çıkan, başın bir bölümünü etkileyen, zonklama ve bulantı yapabilen ağrılardır. Hastalar ataklar sırasında ışıktan, gürültüden ve kokulardan rahatsızlık duyabilirler. Her migren atağının -hasta farkında olmasa da- bir tetikleyicisi, başlatıcısı vardır. Saçı kurulamamak, ıslak saçla dolaşmak, nadir de olsa migren ağrılarını başlatabilir. Böyle bir durumu tespit eden hastalar, banyodan sonra saçlarını iyice kurutmalı, banyo sonrası nemli saçlarla gezmemelidir. Ayrıca banyo yapmakla ilgili, diğer bir ağrı türü vardır ki, bunların bir kısmı hemen tıbbi inceleme ve tedavi gerektirir (Bath related headache-BRH).

YÜZ FELCİNE DİKKAT!
Islak saçlarla, soğuk ve rüzgarlı havalarda gezmek, uykuya dalmak, klima karşısında bulunmak veya hava akımının olduğu yerlerde oturmak, yüz felci gibi ciddi sayılabilecek bir durumla da sonuçlanabilir. Yüz siniri, yüzün iki tarafında da bulunur ve yüzün mimik kaslarına kumanda eder. Yani yüz felci olan bir hasta, kaşını kaldıramaz, gözünü sıkamaz ve ağzını büzemez. Bu durum genellikle iyileşen bir süreç olsa da, ilaç tedavisi gerektirir ve iyileşme zaman alır. Yüzle ilgili fonksiyonların kaybının yanı sıra estetik bir bozulma da yaratır. Korunmak için, saçların mutlaka iyi bir şekilde kurutulması gerekir.

SİNÜZİT VE GRİP NEDENİ
Islak saçın getireceği diğer önemli bir sağlık problemi de, gribal enfeksiyonlar ve sinüzitlerdir. Bunlar yine tedavi gerektiren, iş gücü kaybına neden olan hastalıklardır.

SAÇLARINIZI KURUTMAYA ÖZEN GÖSTERİN
Saçlarınızı kurutmadan dışarı çıkmayın.

Banyodan sonra saçlarınızı kurutma makinesi ile kurutun ve diplerinin nemli kalmasını önleyin.

Saçlarınızı banyodan sonra evde olsanız bile mutlaka kurulayın.

Saçlarınız ıslak olarak acil sokağa çıkmanız gerekiyorsa baş, ense ve kulaklarınızı mutlaka bir bere ve atkı ile kapatın.

Açık alanlarda ve hava akımının yoğun olduğu yerlerde bulunmaktan kaçının

Burca göre diyet önerileri

Yazar: Aralık 30th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Burca göre diyet önerileri

Yeni yılda burcunuz, beslenme şekliniz ve yapacağınız egzersiz konusunda size rehberlik yapıyor

Aslında en iyi ve doğru rehber, elbette vücudunuza kulak vererek yine kendiniz olabilirsiniz.

2009 yılı boyunca yakındığınız kilolarınızdan 2010′da kurtulabilirsiniz. İşte burcunuza göre yapabileceğiniz diyet önerileri…

KOÇ: Yoga ve yürüyüş size göre

Yeni yıla uzun yürüyüşler yaparak girmek sizin için hiç de kötü bir seçim olmayacak. Ocak ayının ilk günlerinden başlayarak yediklerinize dikkat etmelisiniz; özellikle kahvaltıyı atlamamalısınız. Sizi stresli durumdan kurtaracak tek şey yoga olacak. Yoga ile rahatlayabilir, uzun zamandır aradığınız huzuru bulabilirsiniz.

BOĞA: Spor salonuna ne dersiniz?

Uzun zamandır istediğiniz halde bir türlü başlayamadığınız diyete başlamak için 2008 yılının şubat ayı sizin için çok uygun olacak. Fakat bu dönemde yemek, içmek ve eğlenmek isteyen arkadaşlarınızdan bir süre uzaklaşmanız gerekecek. Özel hayatınızda ya da işyerinizde yaşadığınız stresten sizi spor salonu kurtaracak. Orada stresinizi rahatlıkla atabilirsiniz. Yemeğe düşkün olmanız nedeniyle kilo almaya müsait bir yapınız var. Varsa tiroit sorunları için kontrole gitmenizde yarar var.

İKİZLER: Küçük bir tatil gerekli

Biraz nefes almalı ve mümkünse ruhunuzla birlikte vücudunuzu da dinlendirmelisiniz. Küçük bir tatil planı sizi kendinize getirebilir. Eğer böyle bir imkânınız yoksa oksijeni bol bir yerde yürüyüşlere çıkmalısınız; aksi halde bu tempoya daha fazla dayanamayıp, hastalanabilirsiniz. Kış aylarında sizin için en uygun olan spor dalı kayak olacaktır. Dostlarınızla daha sık vakit geçirmeli ve sorunlarınızı onlarla paylaşmalısınız.

YENGEÇ: Bisikletle stres atın

Bisiklete binmek sizin için iyi bir egzersiz yöntemi olacaktır. Sorunlarınız psikolojik olabilir; bu nedenle 2008 yılının ilk yarısında dargın olduklarınızla barışmalı ve ilk olarak iç huzurunuzu sağlamalısınız. Yeni yılla birlikte uzun zamandır yapmak istediğiniz şeyi yapın ve bir spor salonuna üye olun. Eğer daha önce üye olduysanız, düzenli gitmeye başlamalı ve sporu aksatmamalısınız.

Kalsiyuma ağırlık verin

Diyetinizde mutlaka kalsiyuma yer vermelisiniz; aksi halde cilt problemleriyle de karşılaşabilirsiniz. Kalsiyum bakımından zengin olan domates, süt, peynir ve salatayı her öğün tüketmeye çalışmalısınız. Baharatlı, nişastalı yiyecekler ile şeker ve tuzdan uzak durmanız gerekiyor. Tuz şişkinliğe yol açar. Baharatlı yiyecekler ise midenizi rahatsız edebilir

ASLAN: Bir dans kursuna yazılabilirsiniz

Bu yıl sizin için kilo verme yılı olacak. Katılacağınız davetlerde yediklerinize dikkat etmeli ve sağlıklı beslenmelisiniz. Bu yıl mutlaka bütçenizi spor salonuna yazılacak şekilde ayarlamalısınız. Düzenli olarak spor yapmak vücudunuza olduğu kadar ruhunuza da iyi gelecektir.

BAŞAK: Aerobik sizin ilacınız

En geç şubat ayında bir dans kursuna ya da aerobik sınıfına yazılmalısınız. Bu dönemde dostlarınızla çok sık görüşemeye başlayacaksınız. Onlardan diyet konusunda yardım isteyebilir ya da yakın bir arkadaşınızla spor yapmaya başlayabilirsiniz. Tenis oynuyorsanız bir turnuvaya katılmalısınız. Haziran ayında çıkmayı planladığınız tatile çıkarsanız hiç ummadığınız kadar rahatlayacaksınız.

Çikolata mı? Aman dikkat!

Diyetinizde potasyum sülfat yoksa saçlarınız dökülebilir, egzama, akne ve cilt kuruluğu gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Bu minerali içeren yiyecekler arasında lifli sebzeler, tahıllar ve çavdar ekmeği, zeytin, peynir, muz, limon, kuzu eti bulunmaktadır

TERAZİ: Meditasyona ne dersiniz?

İçinizdeki sesi dinlemeli ve yeni yılla birlikte mutlaka bir spor salonuna yazılmalısınız. Artık işi bahane etmemeli ve sağlığınız için spor yapmaya başlamalısınız. Eğer spor salonlarından sıkılıyorsanız dans kursuna yazılabilir ya da meditasyon yapabilirsiniz. Bu arada sürekli olarak kilonuzu sorun etmek yerine bir diyetisyenden destek alarak doğru bir diyete başlamanızın da vakti geldi.

Alkol size göre değil

Fosfat içerikli besinler sizin için uygun. Bu minerali içeren yiyecekler arasında çilek, elma, mısır, havuç, domates, kahverengi pirinç ve yulaf var. Terazi burcu uykusuz kaldığında ya da çok fazla alkol aldığında cildi hemen etkilenir.

AKREP: Koşarak yorgunluk atın

Geçen yıl mutfakta geçirdiğiniz zamana rağmen hazır yiyeceklerden başka bir şey yemediyseniz artık sağlıklı beslenme vaktiniz geldi demektir. Dolabınızdaki kalorileri ocak ayıyla birlikte dışarıya atmalı, yerine organik yiyecekler koymalısınız.

YAY: Pilatesle kilo verin

Kendinize günde 15–30 dakika ayırmalısınız. Böylece kendinizi dinlemeye vakit bulacaksınız. Pilates kilo vermenize yardımcı olacak. Diyetinize de dikkat etmeli, eğlence hayatında alkole çok fazla yer vermemelisiniz. Yay kadınlarının kiloları genelde kalçada toplanır. Bu nedenle kalçaları çalıştıracak egzersizleri yapabilirsiniz.

Yağlı yiyeceklere mesafeli durun

Meyve, sebze, yeşilbiber, patates, yumurta sarısı, elma ve çilek silikat bakımından zengin yiyeceklerdir ve size iyi gelir. Ayrıca bol bol portakal, balık, taze sebze, yoğurt tüketmelisiniz. Yay burcu için zararlı olan yiyeceklerin başlıcalar yağlı yiyecekler, krema, tereyağı, çikolata ve şekerdir.

OĞLAK: Uzun uzun yürüyün

Yeme düzeninizi değiştirmenizin vakti geldi. Daha sağlıklı beslenmeye başlamanızla birlikte kilo vermenizin de kolaylaştığını göreceksiniz. Egzersiz olarak pilates’i seçerseniz hem dengenizi koruyabilir hem de vücudunuzun ihtiyacı olan gücü toplayabilirsiniz. İlkbahara doğru kendinizi biraz yorgun hissetseniz de bu yorgunluğun üstesinden kısa zamanda geleceksiniz.

Limon, portakal, brokoli

Kalsiyum fosfatın eksikliği Oğlaklarda kemik hastalığı, diş hastalıkları, ağrı gibi rahatsızlıklara neden olur. Bu mineral bakımından zengin olan besinler arasında limon, portakal, brokoli, patates, lahana, tahıllı yiyecekler bulunmaktadır. Çikolata ve fazla şekerli besinler beraberinde ciltle ilgili sorunlar getirebilir.

KOVA: Atıştırmaktan vazgeçin

Tek kusurunuz çok fazla atıştırmanız. Bu alışkanlığınızı bırakmalı ve düzenli yemek yemelisiniz. Mart ayından itibaren ruhsal yolculuğunuza çıkabilir ve hayatınızdaki olayları sorgulamaya başlayabilirsiniz. Eğer düzenli olarak egzersiz yapan biriyseniz, kendinize çok fazla yüklenmemelisiniz

Kahve yerine bitki çayı için

Balık, elma, şeftali, limon, cevizi bol bol tüketin. Kovalar protein bakımından zengin besinlerin bulunduğu diyetlerle kolay kilo verebilirler. Tavuk, brokoli, havuç, biber, domates, yoğurt, peynir de tüketilmesi gerekenler arasındadır.

Kova burcundan olanlar kahveyi çok fazla içtiklerinde sinirli olabilirler. Bu nedenle günden en fazla bir fincan içmelidirler. Kahve yerine bitki çaylarını tercih edebilirler.

BALIK: Şok diyet yapmayın

Şok diyetlerden kesinlikle kaçınmalısınız. Haftada bir gün de olsa mutlaka bir spor salonuna yazılmalısınız; aksi takdirde kendinizi yorgun, bitkin ve depresyonda hissedebilirsiniz. Rahatlamak için pilates yapabilirsiniz.

Demir içerikli beslenin

Demir eksikliği nedeniyle düşük tansiyon, kalp ve anemi gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Bu nedenle demir bakımından zengin olan ciğer, soğan, kayısı, istiridye tüketmenizde yarar var. Yemeklerin içine tuz ekleme alışkanlığınızdan vazgeçmelisiniz.

1,5 milyon çiftin çocuğu olmuyor

Yazar: Aralık 30th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

1,5 milyon çiftin çocuğu olmuyor

1,5 milyon çiftin çocuğu olmuyor..Sorunun yüzde 40′ı kadına, yüzde 40′ı erkeğe bağlı…

Doç. Dr. Birgül Gürbüz, Türkiye’de her 100 çiftten 15′inde kısırlık sorunu olduğunu belirterek, ”Ülkemizde 10 milyon çift olduğu varsayılırsa 1,5 milyon çift çocuk sahibi olmama sorunu ile karşı karşıyadır” dedi.
Gürbüz, yaptığı yazılı açıklamada, 1978 yılında İngiltere’de ilk tüp bebek Louise Brown’ın doğumuyla dünyanın gündemine oturan tüp bebek ve yardımcı üreme teknikleriyle çocuk sahibi olmanın milyonlarca çift için umut kapısı olduğunu dile getirdi.

Yıllar içinde tüp bebek maliyetleri düşerken, başarı oranlarının da gittikçe arttığını ifade eden Gürbüz, şöyle devam etti:

”Günümüzde 30 yaş altındaki kadınlarda tüp bebekteki gebelik oranları yüzde 55-60, 30-35 yaş arası yüzde 50, 38-40 yaş arası yüzde 35-40, 40-42 yaş arası yüzde 25′e yakındır. Ülkemizde tüp bebek maliyetleri ise 4-6 bin TL arasında değişmektedir.

Türkiye’de her 100 çiftten 15′inde kısırlık sorunu vardır. Bunların yüzde 40′ı erkeğe bağlı, yüzde 40′ı kadına, bağlı, kalan kısmında da çiftlerden her ikisinde de bir sorun mevcuttur. Ülkemizde 10 milyon çift olduğu varsayılırsa 1,5 milyon çift çocuk sahibi olmama sorunu ile karşı karşıyadır. Her yıl yaklaşık 40 bin tüp bebek uygulaması yapılmaktadır. Oysa olmaması gereken yıllık en az 150 bin uygulamadır.”

Tüp bebek uygulamasında Türkiye’nin teknoloji ve insan gücü açısından yurt dışı ile yarışır durumda olduğunu da belirten Gürbüz, ancak uygulamalarda bazı yasal sınırlamaların mevcut olduğunu ve ancak evli çiftlere uygulama yapılabildiğini anımsattı.

Prostat kanserine yeni ışık

Yazar: Aralık 30th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Prostat kanserine yeni ışık

Kanser hücrelerinin izini süren ve hücreleri yok edebilen antikor bulundu.

ABD’deki Pensilvanya Üniversitesinden bilim adamlarının fareler üzerinde yaptığı araştırma, F77 adı verilen antikorun prostat kanseri hücrelerine daha kolay yerleşebildiğini ve kanserli hücrelerin yok edilmesini sağlayabildiğini gösterdi.
Amerikan Bilimler Akademisinin (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmada, farelere verilen F77, kanserin başlangıç evresinde olduğu dokuların neredeyse tümüne (yüzde 97), kanserin yayıldığı evrede de dokuların yüzde 85′ine yerleşti. F77, tedaviye dirençli kanser hücrelerini de tanıyabildi.

Ancak F77, kalın bağırsak, böbrek, rahim ağzı, pankreas, akciğer, deri ve mesanedeki sağlıklı ve kanserli dokuları hedef almadı.

Bilim adamlarına göre F77, prostat kanserinin teşhisinde ve özellikle kanserin ilerlediği evrede hastalığın tedavisinde yeni bir umut olabilir.

Bebeğiniz çok mu ağlıyor

Yazar: Aralık 30th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Bebeğiniz çok mu ağlıyor

Bebeğiniz gaz sancısı çekiyor ve kilo almıyor mu?

Bebeklik döneminde en sık rastlanan gıda alerjisi, “süt alerjisi” yani “inek sütü alerjisi”dir. İnek sütündeki proteinlere karşı (özellikle beta laktalbümin) vücudun verdiği bir alerjik reaksiyondur. İnek sütünün bebeğe direk verilmesi ile olabildiği gibi, anne sütü ile beslenen bebeklerde, annenin diyetindeki inek sütü içeren gıdaların bebeğe emzirme yolu ile geçmesi sonucu da ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca çoğu hazır mamanın inek sütü proteinlerini içermesi nedeni ile, mama ile beslenen bebeklerde de alerji görülebilmektedir.

Emziren Anne Beslenmesine Dikkat Etmeli
İnek sütü alerjisi olan çocuklarda genellikle keçi sütü ve soya sütüne karşı da çapraz alerji gelişebilmektedir. Bebeğe ve anneye beslenme önerilerinde bulunurken bu konuya dikkat edilmelidir. Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Gökçe Günbey, bebeklerde görülen süt alerjisi ile ilgili bilgi verdi.

Bazen İlk 6 Ayda Bazen Daha Büyük Çocuklarda Alerji Ortaya Çıkabilir

Belirtiler bebeğe ve alerjinin ağırlık derecesine göre değişkenlik göstermektedir. Bazı bebeklerde tek bir belirti olurken, bazılarında birden fazla belirti birlikte olabilmektedir. Klinik bulgular genellikle ilk 6 ayda başlamakla birlikte, bazen daha geç yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Belli başlı belirtiler şunlardır:

• İlk aylarda aşırı ağlama ve ciddi gaz sancısı
• Beslenme sonrası kusmalar ve buna bağlı olarak tartı alamama
• Kanlı ve sümüksü dışkılama ve bazen de kabızlık
• Ciltte egzema tarzında kızarık ve kaşıntılı deri döküntüleri
• Geçmeyen bir hışıltı, öksürük, burun tıkanıklığı
• Tekrar eden bronşit ve/veya bronşiolit atakları
• Anafilaksi (çok nadirdir, inek sütü proteini alımından hemen sonra ( en geç ilk 1 saat içinde)gelişir. Deri döküntüsü, yüzde, dil ve ağızda şişme, solunum yollarında gelişen ödeme bağlı olarak ortaya çıkan nefes almada güçlük ve tansiyonda düşme ile birlikte görülen bir şok tablosudur. Tedavi edilmediğinde ölümcüldür.)

Genetik Faktörler Önemli
Bebekteki belirtiler ile inek sütü arasındaki bağlantı, aile ile görüşülerek sorgulanmalı ve ailede alerji öyküsü araştırılmalıdır. Fizik muayene bulguları ve aileden alınan öykü doğrultusunda inek sütü alerjisinden şüphelenilen bebeklere daha ileri tanı yöntemleri uygulanabilir.

Tanıda 3 yöntem kullanılmaktadır.
• Deri testi: Her yaşta yapılabilir, güvenilirlik yüzde 95 tir.
• Kanda inek sütüne özgü antikorların tespit edilmesi (inek sütü spesifik-Ig-E), yüzde 90 güvenilirdir.
• Eliminasyon yöntemi: İnek sütü içeren gıdalar bebeğe bir süre verilmez. Bu süre içinde mevcut belirtilerin kaybolması beklenir. Belirtiler geçtikten sonra inek sütü tekrar denenir. Belirtilerin yeniden ortaya çıkması inek sütü alerjisini destekleyecektir.

İnek Sütü Yerine Hindistan Cevizi Sütü
Anne sütü ile beslenen bebeklerde annenin tükettiği süt ve süt ürünleri emzirme yolu ile bebeğe geçerek alerjiye yol açmaktadır. Bu durumda anne sütü ile beslenmeye devam edilmesi, ancak annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin tamamen çıkarılması önerilmektedir. Anneyi kalsiyum eksikliğinden korumak için medikal destek önerilmeli ve diyetisyen eşliğinde beslenmesi düzenlenmelidir.

İnek sütü alerjisi olan bebeklerde soya proteini ve keçi sütü alerjisi de birlikte olabileceğinden annenin diyetinden bu grup ürünlerde çıkarılmalıdır. Tereyağı ve margarin yerine bitkisel yağlar tercih edilmeli, krema, süt tozu, sütlü bisküviler, sütlü makarnalardan kaçınılmalıdır. Pirinç sütü, yulaf sütü ve hindistancevizi sütü, inek sütü yerine kullanılabilir.

Ürün Etiketleri İyice Okunmalı
Süt birçok hazır gıda maddesinde bulunduğundan satın alırken ürün etiketi dikkatlice okunmalıdır. İçinde kazein, kazeinat, sodyum ve/veya kalsiyum kazeinat ve laktalbumin olan gıdalardan uzak durulmalıdır.

Zaman Zaman İlaç Tedavisi de Gerekebilir
Tedavide ana prensip alerjiye yol açan maddeden kaçınmaktır. Anne sütü ile beslenen bebekte annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin çıkarılması ile tedaviye başlanmış olacaktır. Ayrıca alerji ortadan kalkana kadar mevcut klinik bulgulara göre, bebeğe ilaç tedavisi uygulanması da gerekebilmektedir.

Özel Mamalar Tercih Edilmeli
Mama ile beslenen bebeklerde ise inek sütü proteini içermeyen mamalar tercih edilmelidir. Bu mamalar 3 grupta ele alınabilir:

1. Soya bazlı mamalar: İnek sütü alerjisi olan bebeklerin yüzde 17-47 sinde soya proteinine karşı da alerji gelişebilmektedir. Ayrıca soya bazlı mamalar 6 aydan küçük bebeklerin beslenmesinde uygun değildir. Bu nedenle inek sütü alerjisinde soya bazlı mamalar ilk tercih olmamalıdır.
2. Tam hidrolize mamalar: Özel işlemlerden geçirilerek proteinleri parçalanmış ve alerjik özellikleri yok edilmiştir. Tatları çok iyi değildir. İnek sütü alerjisinde ilk tercih edilmesi gereken mamalardır.
3. Amino asit bazlı mamalar: Tam hidrolize mamalara yanıt alınamayan yüzde 10 vakada kullanılması gerekir.

Bebek Büyüdükçe İnek Sütüne Uyum Sağlar
İnek sütü alerjisi saptanan bir bebeğe 12-18 ay süre ile inek sütü içeren gıdalar ve inek sütü bazlı mamalar verilmez, özel mamalar ile beslenmesi desteklenir. Bu sürenin sonunda tekrar inek sütü verilmeye başlanarak belirtilerin ortaya çıkıp çıkmadığı gözlenir. İnek sütünü tolere etmeye başlama süresi bebekten bebeğe değişiklik göstermektedir. Çocukların yüzde 56’ sında 1 yılda, yüzde 77’ sinde 2 yılda, yüzde 87’ sinde 3 yılda inek sütüne tolerans gelişmektedir.

Alerji saptadığımız bir bebekte inek sütünü diyetten ne kadar elimine edebilir ve bebeği bu alerjen maddeden ne kadar çok koruyabilirsek, tolerans gelişmesi ve iyileşme süreci de o kadar çabuk olacaktır.

Anne Sütü İle Beslenme Korunmada Önemli
Tüm hastalıklarda olduğu gibi inek sütü alerjilerinde de korunma çok önemlidir. Anne sütü ile beslenme korunmada esastır. Anne sütü, bebekleri alerjik astımdan koruduğu gibi, gıda alerjilerinden ve özellikle inek sütü alerjisinden de koruyucu rol üstlenmektedir. İlk 6 ay bebekleri sadece anne sütü ile beslemek, alerjen gıda ile yani inek sütü ile bebeği mümkün olduğunca geç tanıştırmak ve ilk 12-18 ay inek sütü vermemek korunmada doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bel ve boyun fıtığına yeni çözüm

Yazar: Aralık 29th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Bel ve boyun fıtığına yeni çözüm

Bel ve boyun fıtığı tedavisinde %86 başarı sağlayan dünyadaki en son teknoloji..

Bel ve boyun fıtığı tedavisinde dünyadaki en son teknolojiyi İstanbul’da ilk olarak kullanan FİZYOREM Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi, günümüzde en sık rastlanan rahatsızlıkların başında gelen bel ve boyun fıtığı tedavisinde DRX 9000 Spinal Dekompresyon cihazını kullanarak ameliyatsız yüzde 86 başarı sağlıyor.

DRX – 9000 Spinal Dekompresyon yönteminin yaklaşık 20 seanslık bir tedaviyi kapsadığını belirten FİZYOREM Fizik Tedavi & Rehabilitasyon Merkezi Uzman Doktoru Necati Küçükgül, ilk 10 seansta programın yoğun uygulandığını ve şikayetlerde yüzde 50 azalma görüldüğünü, her bir seansın yaklaşık bir buçuk saat sürdüğünü DRX 9000 tedavisinin yanı sıra elektroterapi ve boyun fıtığı tedavisinde ek olarak lazer de uygulandığını belirtti.

ekolay’ın haberine göre; DRX – 9000 Spinal Dekompresyonla tedavinin diğer uygulamalara oranla konforlu bir yöntem olduğunun altını çizen FİZYOREM Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi Uzman Doktoru Necati Küçükgül, hastaların ayakta cihaza girerek tedavi edildiğini söyledi. Doktor Necati Küçükgül şöyle devam etti:

Otururken Belimiz 140 Kilonun Üzerinde Ağırlık Taşıyor
“Bel ve boyun fıtığında ilk olarak hastanın ağrısı çözülmelidir. Sonrasında da günlük yaşamına dönmesini isteriz. Yürürken ve ayakta dururken belimizdeki diskler arasına binen yük yaklaşık 100 kg’dır. Otururken bu ağırlık oturma şeklimizden dolayı 140’ın üzerine çıkar. Dizler gergin olarak öne doğru gerçekleştirilen eğilme hareketinde ise belimize 200 kg’ı aşan yüklenmeler meydana gelir. Sırt üstü yattığımızda bu yüklenme rakamları 30 kg’a kadar düşer.

DRX – 9000 Spinal Dekompresyon ile diskler arasındaki basınç çok azalarak negatif değerlere düşer. Oluşan negatif basınç, disklerin beslenmesini sağlar. Örneğin, bir süngerin üzerine ağırlık koyarak suyun içine bıraktığımızı düşünelim. Süngerin üzerindeki ağırlığı kaldırdığımızda gözeneklerine nasıl su dolup sünger eski haline geliyorsa; belimize negatif basınç uygulandığında disklerin de beslenmesi bu şekilde olur. ”

Fıtığın Tekrar Nüksetme Olasılığı Ortadan Kalkıyor
Tıp dünyası için bel ve boyun fıtığı hastalığında DRX – 9000 Spinal Dekompresyon tedavi yöntemiyle yeni bir ufuk açıldığını vurgulayan Doktor Necati Küçükgül yüzde 2-3 gibi bir oran dışında cerrahi müdahaleye gerek kalmadığını söyledi.

Doktor Necati Küçükgül hızlı ilerleyen güç kayıpları, fıtıktan bir parçanın omurilik kanalına düşmesi ve boyun fıtıklarında omuriliğin zedelenmesi durumlarında cerrahi müdahale gerektiğini belirtti. Bunun dışında yüzde 86 oranında ameliyatsız tedavinin mümkün olduğunun altını çizen Necati Küçükgül, DRX – 9000 Spinal Dekompresyon ile tekrar doku beslenmesinin sağlanarak fıtığın nüksetme olasılığını yüzde 97 oranında ortadan kaldırdıklarını belirtti.

Domuz gribinde sevindirici haber

Yazar: Aralık 29th, 2009 in Sağlık Haberleri by admin

Domuz gribinde sevindirici haber

Domuz gribi salgını dünyaynın büyük bölümünde düşüşe geçtiği bildirildi.

DSÖ Koordinatörü Prof. Dr. Hande Harmancı, “Amerika kıtası ve Batı Avrupa’da vaka sayısında ciddi anlamda düşüş var. Karşımızda ilk hesaplarımızdan daha düşük atak hızına ve öldürücülüğe sahip bir pandemi var” dedi

VAKA SAYISINDA DÜŞÜŞ VAR
Dünyayı etkisi altına alan ve salgına dönüşen domuz gribi düşüşe geçti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve uzmanlara göre H1N1 aktivitesi dünyanın büyük bir kısmında düşüyor. Hastanelere ise daha az vaka geliyor. DSÖ’den yapılan son açıklamada virüsün Kuzey yarımkürede 6 hafta önce pik yaptığı ve ABD ile Kanada’da ciddi bir düşüşe geçtiği belirtilri. Virüsün ABD’de belirlenen ulusal taban çizgisi seviyesine yaklaştığı, Kanada’da ise bu seviyenin altına indiği bilgisi verildi. Dünya Sağlık Örgütü Küresel Grip Programı Pandemi Hazırlık Koordinatörü Prof. Dr. Hande Harmancı yaşanan son durumu şöyle değerlendirdi: “Kuzey ve Güney Amerika ile Batı Avrupa’da vaka sayıları düşüyor. Doğu Avrupa, Orta Asya ve Güneydoğu Asya’da ise bir artış eğilimi var. Kuzey yarımküre yaza girdiği için vaka sayısı azaldı. Şu anda dünyanın bu bölümünde durum oldukça sakin. Türkiye şimdilik artış dalgasının içinde. Ancak Türkiye aşılamaya ilk başlayan ülkelerden biri olarak gerek kişisel önlemlerde gerek planlama, programlama ve aşıya sahip olma açısından becerikli davranan ülkeler arasında. Hala dünyada daha 95 ülke insanlarına uygulayabilmek için DSÖ’den aşı bekliyor.” Pandemi öncesinde hesaplarını daha yüksek atak hızına sahip ve daha öldürücü bir virüse göre yaptıklarını hatırlatan Harmancı şöyle devam etti: “Şu anda karşımızda ilk hesaplarımızdan daha düşük atak hızına ve öldürücülüğe sahip bir pandemi var. Bütün ülkelerin planlarını yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. Virüsün ilk ortaya çıktığı Meksika’da çok yüksek öldürücülüğü varken Amerika ve Avrupa’ya yayıldıkça ölüm hızı düştü. Ülkemizde de hala çok az kişi aşı oldu. Önümüzdeki 3-4 yıl daha domuz gribi karşımıza çıkacak.”

ENDİŞE EDECEK DURUM YOK
Şu ana kadar 100 milyon civarında aşı yapıldığını belirten Harmancı, virüsün mutasyonu ve aşının yan etkileriyle ilgili gelişmeleri şöyle özetledi: “H1N1’in mutasyonlarını DSÖ laboratuarlarında izliyoruz. Şu anda korkulacak bir değişim yok. Dirençli virüslerle karşılaştık. Dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanan 10 binin üstünde virüs tek tek incelendi. Bunların arasından sadece yaklaşık yüz virüste Oseltamivir yani Tamiflu direnci gördük. Bu virüsler genetik yapılarında oluşan kısmi bir mutasyon sonucu ilaçlara direnç kazanmış. Ancak bu virüslerin insandan insana yayılmadığını görüyoruz. Bu vakaları eldeki ilaçlarla tedavi etmeye çalışacağız. Bugüne kadar 100 milyon doz aşıda hiç bir beklenmedik yan etki yok. Hiçbir şekilde endişeye mahal verecek bir bulguyla karşılaşmadık.”

HASTANELER BAŞVURU AZALDI
Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Gaye Usluer, salgının kontrol altına alınması için aşılanma düzeyinin hızla artırılması gerektiğini söyledi: “Domuz gribi nedeniyle hastanelere başvuru sayısında büyük oranda azalma var. Türkiye’de yaklaşık 2 milyon kişi aşı yaptırdı. Dünyada aşı yaptıran 200 milyon kişiden 80’inde ciddi yan etki bildirimi oldu. Ancak şu ana kadar aşıyla ilişkilendirilmiş ölüm yok. Ölen kişilerin otopsilerinde aşıyla ilgili bulguya rastlanmadı. Enfeksiyonun sıklıkla görüldüğü çocukların ve gebelerin aşılanması çok önemli. Türkiye’de geçen haftaya göre ölüm hızında düşüş olmadı.”

Sonraki Sayfa »
Salk ve Tp